İNGİLTERE KAZAN BİZ KEPÇE / LONDON -3-




        Londra'daki son günümüzden hepinize merhaba!

   Artık bugün İngiltere gezimizle ilgili kalan her şeyi yazıp seriyi sonlandırmayı istiyorum. Gelelim Londra'daki son günümüze. Erkenden uyandık, hazırlandık ve çıktık yola. İstikamet Buckingham Palace. Günlerden pazar. Pazar gününe bıraktık burayı bilinçli olarak çünkü sabah 11:15'te asker değişim töreni olacakmış onu görelim istedik. Birkaç metro aktarması, serin ama güneşli, açık bir gökyüzünde kısa da bir yürüyüş mesafesinden sonra saraya vardık. Sarayın önü insan kaynıyo. Herkes töreni izlemeye gelmiş. Önlerde olmak için erken gelmiştik bir de pehey... Neyse efendim ilk sıra olamasak da ikinci sırada başladık beklemeye. Zaman geçtikçe hayret ettiğim kalabalığın aslında bir hiç olduğunu anladım. Arkama bir döndüm ki daha kaç posta insan gelmiş, ortalık mahşer yeri. Neyse sonunda başladı tören. Yürüdüler mürüdüler bir şeyler oldu ama hareketlerin anlamını bilemedik biz pek :D Sonunda da kraliyet bandosunu seyrettik ardından da atlı askerler geldi. Her şey bittiğinde ise benim tek düşüncem "Bu muydu yani?" oldu. Gezi boyunca sanırım tek zevk almadığım kısım buydu. Çok uzun süre ayakta kaldık, çok kalabalıktı ve törenin de öyle insanın içini hoplatan bir coşkusu yoktu. O yorgunluğa değmez yani. Şahsi görüşüm elbette bu. Neyse en azından görmedik demeyiz :D












   Tören bitince sarayın karşısındaki meşhur Green Park'a geçtik. Park güzeldi bakın buraya değer :D Hava da öyle nefisti ki gezilecek yerler olmasa yürür dururduk ama zaten yürünecek daha çok yolumuz var.








Sarayın park tarafından görünüşü.




   Atlı polisler eşliğinde askerlerden bir kısmı parktan yürüyerek geçtiler hikmetini bilmiyoruz, gövde gösterisi olabilir diye akıl yürüttük sadece :P






   Polis olsam atlı polis olmak isterdim. Net! ♥










   Yürü Allah yürü derken geldik Trafalgar Meydanı'na. Aşağıda gördüğünüz bina National Gallery.





   Meydanda atraksiyon bol. Havada duran ucubik abiler, yerlere sanatlarını döken ressamlar, hiç hareket etmeden heykel gibi duran ablalar.




   Bazı insanları tanımazsınız ama öyle içten gülerler ki o gülümsemeyi, o anı sonsuza dek saklayabilmek için basarsınız denklanşöre...




  Aşağıdaki adam yere çok başarılı bir portre çiziyordu. Çok detaylı, çok emek harcanmış ve harcanmakta, belli. Bende durdum izledim biraz derken o sırada bir adam hiç umursamadan resmin üzerinden yürüdü geçti. Adamla birbirimize bakıp başımızı salladık... Saygı, ince düşünce her insanoğluna nasip olmuyor ne yazık ki...












   Gitmeyi çok çok çok istediğimiz bir yer için aştık yolları. Esra'nın daha önce arkadaşlarıyla gezerken tesadüfen bulduğu bir sokak. İkinci el kitapçılar, antikacılar, gümüşçüler... Yine buldu Esra bize o sokağı sağ olsun ama sokağa bir girdik... Günlerden pazar. Sizce ne olmuş olabilir? Tabi ki dükkanlar kapalı! Hiç düşünüp hesaba katmadığımız bir şey. Nerden bilelim.. Cebimizdeki parayı son kuruşuna kadar harcamayı düşünüyorken hayallerimiz yıkılmış bir vaziyette ayrılmak zorunda kaldık burdan...




   Bu cama yapışıp mini bir kriz geçirdim ve derin bir depresyon hissi ile kalakaldım bir süre. Ne yapalım, hayat devam ediyor...








   Bu gümüşçüde annemle ikimizi hayal ettim. Hayallerim babamın kabusu olacak cinstendi, sebebini anlamışsınızdır bence, tamamen duygusal haha...






   Camı kırıp parasını bırakıp almak istedim bu haritaları da. Allah'ım sırf bu sokak için bile tekrar gelmem gerek Londra'ya!






   Aşağıdaki dükkanı al Diagon Alley'e (Harry Potter) koy.👌 Öyle bi hali yok mu ama siz söyleyin...






   Ahh Eat.. hahahah. Eat İngiltere'de yaygın olan, taze meyve sebze ile hazırlanmış atıştırmalıkların olduğu kafe tarzında bir mekan. Biz de otlu, peynirli kısacası yiyebileceğimiz cinsten şeyler olduğu için buraya girdik. Neyse efendim dolaptan seçtik yiyeceğimiz şeyleri ödeyip oturucaz. Ben kasaya gittim ama kızlar eşyalarını koymak için masaya geçmişler. "Hi" dedim uzattım aldıklarımı cüzdanımı çıkarmaya çalışıyorum, o sırada kasada duran sempatik siyahi arkadaşımız bana bir şey dedi ama çok gafil avlandım. Dedim anlayamadım, o da tekrarladı ama sırıtarak söylüyo ve değişik bir aksana sahip ben yine tam emin olamadım. Zaten ingilizce konuşurken çok gerilirim ve açlıktan beynimin ne kadarının çalışıp ne kadarının çalışmadığından emin bile değilim, kızlar da yanımda değil kalakaldım mı orda. Fotoğraf çekmeyle ilgili bir şey söylüyo, ok, ama tam olarak ne diyo anlayamadım. Sonra ben bi anda gülmeye başladım. Ben gülüyorum adam gülüyo. Anlamsız komik bi ortam oldu hepimizin kafası gidik hahaha. Ben artık tezgaha kapana kapana gülüyorum. Sonra sırıtarak ağzımın içinde geveliyorum "Esraa gelsene burayaa" sonra baktım bu böyle olmuyo anladığım kadarıyla adama sordum "Ben mi sizi çekeyim siz mi beni çekeceksiniz anlamadım" adam hala gülüyo, ben de öyle :D sonra "tamam ben sizi çekeyim o zaman" diyip aşağıdaki fotoğrafı çektim. Gülmekten krizlere girdik ama :D Bu sırada ben paramı öderken Esra geldi. Esra'nın gelişinden istifade daha da rezil olmadan sıvıştım hemen :D

   Esra masaya döndüğünde açıkladı, adam boynumdaki fotoğraf makinasını görünce bana onunla ilgili laf atıp muhabbet amaçlı "Benim fotoğrafımı mı çekeceksin yoksa?" demiş. Sakinleşip adama bi fırsat versem anlayacaktım ama yok ingilizce konuşurken illa elim ayağıma dolaşıcak :D Neyse tatlı bir anı olarak kaldı bu da böylece :D Aslında o günün cctv kayıtlarını alsam süper anı olurdu haha.















   Ve işte British Museum...
 
   Devasa bir müze. Dünyanın her yerinden sayısız önemli eser var. Bazılarını görüp insan deliriyor "Bunların burda işi ne!" Malesef orda olmaması gereken bazı eserler de orda. Neyse tatsız mevzular bunlar. Müzeye giriş İngiltere'de her müzede aynı olduğu üzre ücretsiz. Aşırı bir ziyaret olduğu için girişte güvenlik kontrolü var sadece. Güvenlikte tatlı bir amca vardı biz geçerken. Melek'in kat kat lahana gibi giyindiğini görünce "Dışarda hava çok soğuk galiba" diye laf attı :)

   Müzeye girdik ne tarafa gitsek bilemedik, çok büyük. Bizde başladık bir taraftan gezmeye.

















   👇 Şunu çalıp ilerde evimin salonuna koyduğumu hayal ettim hehe














   Avrupa, Antik Yunan, Mezopotamya, Mısır, Çin, Kore medeniyetlerini gördük.






   Son ve bizim için en önemli olan kısım olarak Islamic World kısmını gezdik. İslam medeniyetlerinden farklı farklı yerlerden değişik eserler. Girişte sağda Afrika'da bulunmuş el yazması çok eski bir Kur'an vardı, asır, yıl olarak hatırlamıyorum şimdi yalan olmasın bir tarih veremem ama oldukça eskiydi. Yalnız bu bölümle ilgili en üzüldüğüm şey çok az ilgi görmesiydi. Zaten diğer bölümlerin dizilişine göre biraz kıyıda köşede kalıyordu. Biz sakinliği fırsata dönüştürdük ve burada uzun bir süre oyalandık. Yorgunluk iyice baş göstermişti, oturulacak yerler vardı bir oturduk pir oturduk. Abartısız bir yarım saat filan oturduk galiba. Canımız çıkmış tüm gün.







   Aldığım günden beri hiç boynumdan çıkarmadığım Griffindor atkım ve bir adım dahi atmaya mecali olmayan ayaklarım... yani burda görünen haliyle bir ayağım :D







   Bedford Square





   Köşelerin kıymetini biliyorlar..






   Tarantino filmlerini severim ama öyle çok seven biri var ki... Hilal bu sana gelsin beyb, orda da unutmadım seni :D Filme de gittim dönünce baya iyiydi :D

   

   Gelelim Covent Garden'a...

   Burası benim en sevdiğim yerlerden oldu. Sebebini tam olarak bilemiyorum, belki ortamın güzelliği belki o an orada bulunan insanların enerjisi belki de benim ruh halim, bilmiyorum. Belki de Jamie Oliver'ın mekanında yediğim hayatımın en iyi margaritası. Margaritam kötü olsa bile Jamie'nin mekanında olmak da yetebilirdi gerçi sanırım :D Daha önce kaç yazıda Jamie Oliver sevgimden bahsettim ya da içinizden bizzat tanıştığım kaç insanın kafasını şişirdim bilmiyorum ama yine söyleyeyim favori şefim o benim :) :) :)











   Sokak müzisyenlerinin çoğu sokaktan çok daha iyi yerleri hak ediyordu bence...


   Şehrin en iyi kurabiyecilerinden biri, Ben's Cookies...




   İşte o mübarek margaritalar :D Tam bu noktada Esra'nın beni ağzım kulaklarımda çektiği bir fotoğraf şu an evimizin buzdolabında asılı duruyor. Görenleri de kendim gibi gülümsetebilirim belki :)




   Ufak ufak yazının sonuna gelirken size anlatmayı unuttuğumuz bir rezilliği anlatayım hemen :D Biz otelimizi booking.com aracılığıyla ayırtmıştık. Sitede hem otellerin kendilerini güvenceye alması açısından hem de rezervasyonu iptal etmeden otele gidilmezse paranın her halükarda alınacağı bir sistemleri olduğu için kredi kartı numaranızı alıyorlar ve hesabınızdan para çekebiliyorlar. Biz zaten bizzat otelde ödememizi yapmıştık ama Esra karttan ikinciye para çekilmeyeceğine dair bilgi almamızı, oteldeki kadınla konuşmamızı istiyor. Biz de gidip kadınla konuşmaya çalışıyoruz ama kadın anlamıyor bizi. Ben zaten ingilizce konuşurken kasılırken bir de karşıdaki anlamayınca iyice gerilip hepten saçmalıyorum. Kadın da çok uzun süredir İngilizce konuşmuyor galiba çünkü anlamakta ve kendini anlatmakta zorluk çekiyo. Melek de ben de anlatmaya çalışıyoruz ama yok orta yolu bulamıyoruz. Esra'yı arayıp telefondan görüştürüyoruz yok, onlar da anlaşamıyor. Deliriyoruz. İngilizceyi katletmeye başlıyoruz artık bi saatten sonra. Kelime kelime konuşuyoruz, gramer deseniz esamesi yok. Sonra nasıl başardık bilmiyorum ama anladık birbirimizi. İkinciye para çekilmez biz belirttik sistemde diyor. Oh ya buydu tek duymak istediğimiz işte canımız çıktı :P Bu çıldırtan dakikalarımız da burda dursun :D

   Geziye tekrar dönecek olursak, o gün canımızın son damlasına kadar gezip feneri bir klasik olarak yine bir kafede söndürdük. Rahat koltuklu kafelerin sayısı artsın lütfen, turistler için öyle büyük nimet ki anlatamam. Buradan bütün kafe sahiplerine sesleniyorum. Turistlere sahip çıkalım :D

   Ertesi gün pazartesi olduğu ve okul olduğu için Esra o gece trenle Manchester'a döndü. Biz Melek'le o gece de Londra'da kalıp ertesi gün dönecektik. Melek'le kibrit kutusu otel odamıza döndük. Beni hayata bağlayan tek düşünce yazı turada Melek'e kaybettiğim otel internetine Melek'in telefonundan da olsa azıcık girip yatmadan bir şeyler izleyebilmekti. Bakmayın şimdi buraya böyle yazınca internete hayati ihtiyaçmış gibi önem vermişim gibi durdu ama odanın küçüklüğünü görmezden gelebilmem için bu lazımdı bana. Derken odaya girip internete girmeye çalışınca otelin yeni bir öküzlüğü çıktı ortaya. İnternete bağlanamadık çünkü zaten tek kişinin girebileceği o lütuf internet bir de tek gecelikmiş! Yuh ama yani... Bundan sonra internete girmek istiyorsak gecelik 5 pound verecekmişiz. 20tl... Melek'le odaya çıktık. Moraller yine bozuk. Bir an göz göze geldik ve bir anda çılgınca bir karar verdik. Manchester'a dönüyoruz! O gece kalmayacağız diye bir gecelik ücreti geri verecek değil bu uyuz otel ama dedik yemişiz böyle işi boş verelim parayı. Esra'yı aradık, dedik biz geliyoruz Esra, inince bizi garda bekle, Esra şok :D 21:25'teymiş son tren. Biz karar verdiğimzde saat kaçtı emin değilim ama öyle kısıtlı bi zamanımız vardı ki anlatamam. Işık hızında bavulumuzu hazırladık ve öyle bir attık ki kendimizi otelden... Elimizde koca koca bavullar, Londra metrosunda at koşturduk, herkes bize bakıyordu :D İki metro hattı değiştirdik ve en son Euston'da Manchester trenini bulduk. Son dakikada yetişmişiz trene, biz biner binmez hareket etti. Hayır yani bu ne cesaret, yetieşemeseydik ne halt yicektik ki :D ama her şeye rağmen yetiştik, Speedy gonzales halt etmiş hehe :D ama o perişanlığı görmeniz lazımdı. O bavullarla o kadar sürede o kadar mesafe... İmkansızı başardık gibi bir şey :D

   Sonunda vardık Manchester'a. Melek'le trenden iner inmez bi oh çektik. İnsanın evi gibisi yok... haha:D yavrum Esra da kaç saat oturmuş beklemiş bizi garda :D Hemen bir Uber çağırdık ve eve gittik. Sınırsız interneti olan güzel evimiz hahaha :D Bu arada sanırım şunu kabul etmeliyim ki ben bir internet bağımlısıyım :/ Neyse bu konuyu sonra çözeriz acelesi yok :P :D

   Son sabahımıza uyandık İngiltere'de... Uçağımız gece olduğu için o gün de gezelim dedik. Melek Uluslar Arası Futbol Müzesi'ne gitmek istiyordu. Futboldan zerre anlamayan ben cici bir yol arkadaşı oldum ve kırmadım onu, gittik :D Girişteki adama giriş ücretli mi diye sorduk. "Hayır" ya da "Evet, X pound" demesini bekliyorduk ama bir dokunduk bin ah işittik. "Ücretsiz ama burası vakıf ve bağışlar ile yürüyor, bağış yapabilirsiniz........bağış, bağış, bağış" diyip durdu ve sürekli bağış kutusunu gösteriyordu. Abicim sen duygu sömürüsü yapıyorsun da yemezler, ayrıca gezimizin son günü bi sor bakalım var mı paramız. Cep delik cepken delik. Valla "he de, geç" taktiğini baya canlı canlı uyguladık :D Bi de bozuldu hemen suratı hey Allah'ım ya :D Neyse güzel müze, fena değil. Elde dikilerek yapılan ilk futbol toplarını filan görmek hoş oldu. Futboldan anlayan insanlar eminim benden çok daha memnun ayrılacaktır oradan :D



 
    Biz son kez dolaştık Manchester sokaklarında, o sırada Esra'nın okulu bitti, onunla buluştuk ve yemeğe nereye gittik bilin bakalım. Türk restoranına... Allah'ım hemen de özlemişim, açık büfede sarmaları, köfteleri, zeytinyağlıları görünce gözüm döndü haha... Bir güzel doyurduk karnımızı. Sonunda da dedim bari bi sütlü çay içeyim de işin içine azıcık İngilizlik katayım :D Gerçi sütlü çay bana çok yabancı değil. Anne tarafım Kazan'dan gelmiş benim. Tatarlık var biraz ve tatar kültüründe sütlü çay vardır. Çocukluğumdan hatırlarım, tatar sofralarında akrabalar -özellikle büyükler- sütlü çay içerdi.


   Baklavalar bana ait değil o kadar da özlemedim Türkiye'yi haha :D zaten ben onları memlekette bile yemeyi tercih etmiyorum, aramız pek iyi değil şerbetli tatlılarla :D


   Son akşam yemeğimizi de yedik... Biraz kalabalık olsak "Son Akşam Yemeği" tablosu tadında bir fotoğraf çektirebilirdik aslında :D

   Eve gidip biraz dinlendik ve son hazırlıkları yapıp topladık bavullarımızı. Uber'le havaalanına gittik.



   Bavulları tarttırdık ve tabi ki onca alınan şeyden sonra bagaj kilo sınırını geçmişim birazcık :D Hiç beklemediğim şekilde adam hiç sıkıntı etmedi ve ek ücret istemedi. Elimdeki eşyalara baktı ve "uçağın içine o kadar parça çanta almazlar sen onlardan birini diğerinin içine sok" diye tavsiye de verdi, çok yardımsever güler yüzlü bi amcaydı o da. Güvenlikten geçerken de çok tatlı insanlara denk geldik. Güle güle kontrol olduk valla ben anlamadım Allah gönderdi herhalde hepsini, hep iyi insanlarla muhatap olduk :D Bu seyahatin ardında İngilizler soğuk diye genelleme yaparsam çarpılırım artık :D 




   Nihayetinde bindik uçağımıza ve dört saatin ardından indik Atatürk Havalimanı'na. Melek'le vedalaştık o İstanbul'daki evine gitti ben de Samsun uçağına binmek üzere dış hatlardan iç hatlara gittim. Dış hatlarla iç hatların arasındaki mesafeyi bilen bilir... Ben de elimde onca bavul ve çantayla yürürken eskiden kervanla seyahat edenler gibi hissettim. Üstelik bineksiz. Hatta bavullarımın bineği bendim daha ziyade. Zar zor ulaştım iç hatlara. Durun, zulüm bitmedi... Ben Samsun uçağını ilk aldığımda saat farkını yanlış hesapladığım için sonradan uçağı değiştirmemiz gerekti ve bir sonraki uçak seferi benim inişimden sekiz saat sonraydı. 32 saatlik uykusuzlukla 8 saat havaalanında bekledim. Hiç bu kadar bitik hissettiğimi hatırlamıyorum... Hayır hayır bu ikinci ama birinci sıradaki ızdıraplı günü başka bir gün anlatırım, belki... Olan oldu, bir şekilde geçti sekiz saat ve sonunda bindim uçağa... Samsun'a indim ama dünyam şaşmıştı iyice, işin kötüsü ailem de Umre'delerdi. Neyse ki babam beni aldırmak için araç göndertmişti. Eve vardım, ailemi arayıp eve vardığımı haber verdim ve sonrası yok... Kaç saat uyuduğumu hatırlamıyorum... Uykudan ziyade baygınlıktı da diyebiliriz sanırım...

   Sekiz günlük, dolu dolu geçirdiğimiz, bolca anı biriktirdiğimiz güzel bir seyahat de böylece bitmiş oldu. İçimden bir ses yeniden buluşucaz diyo İngiltere ;)

   Siz de yazılarımda benimle birlikte gezmiş gibi hissedebilmişsinizdir umarım.
   Başka maceralarda görüşünceye dek hoşçakalın :)
   Öpüldünüz...



Yorumlar

Popüler Yayınlar