İNGİLTERE KAZAN BİZ KEPÇE / LONDON -2-



   Merhaba dostlar... Bugün, o gün... Akıl sağlığımı koruyabildiğim için tebriği hak ettiğim gün, mutluluktan kalbimin durayazdığı gün. Hayatımda fanıyım diyebileceğim iki şeyi aynı günde deneyimleyebildiğim bomba gibi bir gün. Suratımdaki o şapşal ifadeyi silemediğim gün. Bugün günlerden SHERLOCK, bugün günlerden HARRY POTTER!



   Baker Street yolcusu kalmasınnn... Sabah ilk iş metroyla Baker Street'e gittik. BAKER STREET... BAKER... STREET. Bu adrese ikametimi aldırmak için bir çok şeyden feragat edebilirdim sanırım.
 
   Bu arada Baker Street metro çıkışının tam orada Madame Tussauds var. Evet biliyorum çok meşhur, evet biliyorum oraya kadar gitmişken girmek lazım ama ünlülerin şaşı bakışlı heykelleriyle iki üç fotoğraf çekilmek için o kuyruğu beklemeye değmeyeceğini düşündüm. :P




 

   Baker Street malumunuz meşhur roman karakteri olan dedektif Sherlock Holmes'ün evinin adresi. Şu an günümüzde çekilen Sherlock dizisi tabi ki burda çekilmiyor. Onun çekildiği yere başka bir zaman gideceğim inşallah ama neyse şimdi boşverin :D Burada Sherlock Holmes Museum ve shop var.

   Shop kısmında girişte sağdan müzeye giriş biletinizi alıyorsunuz sonra çıkıp müzenin yani Sherlock'un evinin kapısının önünde sırada bekliyorsunuz, grup grup içeri alıyorlar. Çok fazla beklemedik Allah'tan, bir yarım saat kadar filan beklemişizdir ama tabi. Sabahın köründe gitmemizin de faydası olmuş olabilir tabi. Erken kalkan yol alır :D




      Ve işte Sherlock'un önünde oturup çetrefilli davaları bile dakikalar içinde çözdüğü, zaman zaman John'un zekasını aşağıladığı, müşterilere gösteriş yaptığı, Ms. Hudson'ın hazırlamış olduğu çayı içtiği, Mycroft'la atıştığı, Moriarty yüzünden çıldırdığı şömine. Diziyi baz alarak yazıyorum bu arada bunları. Ah be Benedict, Sherlock olmak için doğmuşsun resmen! İki gün evvel üç yıllık ızdırap dolu bekleyişin ardından dördüncü sezonun ilk bölümü çıktığı için duygularım hala taze tabi. Neyse ben en iyisi sizi müzeden fotoğraflarla baş başa bırakayım.









   Sherlock'un tuvaletini de görmedik demezsiniz artık tüm mahremi döktüm buralara :D




   Bu da en üst katta gelen ziyaretçilerin adlarını, ülkelerini, geldikleri tarihleri yazdıkları bir anı defteri. Çılgın Türkler her yerde haha:D




   Müzeyi gezdikten sonra çıkıp shopa girdik. Ah o shop... Varımı yoğumu döktüm, valla hiç acımadım :D Pipo, kalem, mühür, büst, anahtarlık, kartpostal, kupa ne bulduysam aldım kısacası... Seyahatin geri kalanını düşünmesem daha ne olurdu acaba.




   Sherlock'un mutluluğu hala üzerimizdeyken bir de King's Cross'a  gittik. Aşırı dozdan ölmediğim için şanslıyım.

   King's Cross Londra'daki en büyük tren istasyonlarından, burayı ben ve benim gibi Harry Potter fanları için özel yapan şey ise Hogwarts Express'ine binebilmek için  King's Cross'ta 9 ve 10'uncu peronlar arasındaki duvara koşarak duvardan geçip expresse ulaştıkları yer olması. Yani meşhur 9 ¾
peronu :)

   İstasyonda bir duvara 9 ¾ peronu yazıp duvardan yarısı geçmiş şekilde bavullar ve baykuş kafesi yapıp çok zekice bir fan tuzağı yapmışlar. Ben de şahsen çatır çatır düştüm o tuzağa, pişman değilim :D Önünde fotoğraf çekilebilmek için dehşet uzun bir kuyruk vardı. Bir saat boyunca bekledik, fazlası vardır eksiği yoktur... Bir saatin sonunda boynuna istediğin bölümün atkısını takıp, elinde asa,
bavulları iterek duvardan geçiyormuş gibi yapıp poz veriyorsun, tabi bu sırada görevli senin atkını havaya kaldırırken fotoğrafçı olan diğer görevliye pozunu veriyorsun, flashlar mlashlar derken duvardan geçer'miş' gibi bir fotoğrafının olması için 10 poundu bayılıyorsun. Fan olmak böyle bir şey çünkü :D Bu arada mecburi değil tabi, kendi kendinize de çekilebilirsiniz ama bir saat beklemişken neden adam gibi çekilmeyeyim değil mi :D Fotoğrafı yandaki Harry Potter Shoptan alıyorsunuz. Tabi girmişken dünyaları da alıyorsunuz yanında! Beni görmeliydiniz, hiçbir şeyin fiyatına dahi bakmadan hunharca sepete doldurdum her şeyi ki zaten maddi anlamda sonumun geldiği mekandır kendileri :P

   En son Mürver Asa da alarak son noktayı koydum! Ve üzülerek söylemek isterim ki kendimi kaybedip tamamen anın tadını çıkardığım için ( anın tadını çıkarmak durumu tam anlatamaz bile ) hiç fotoğraf çekmemişim. Yalnızca snap attığım bir fotoğraf var, shopun girişi o da...




   Bir saat sıra beklemenin ve hunharca yapılan alışverişin ardından istasyondaki güzel bir İtalyan restoranında öğle yemeği yedik. Hesabı öderken pennyleri saydım, züğürtlükte son nokta! Fakat yine söylüyorum asla pişman değildim :D Hayatta tasarruf etmemeniz gereken anlar vardır bu da onlardan biriydi. Yemeği ödedikten sonra kalktık ve bir exchange officeten babamın "ne olur ne olmaz poundların biterse yanında bulunsun" diye verdiği dolarları da bozdurdum ve "Bas bas paraları Londra'ya bi daha mı gelicez İngiltere'ye" modunda Ciguli felsefesini benimsemeyi tercih ettim. Londra, Sherlock ve Harry Potter'dan bahsettiğim bir yazının içinde Ciguli'yi de anmayı planlamamıştım ama olsundu. Haha...


   Sonraki durak ilk görüşte aşık olduğum mekan, o meşhur köprü, Tower Bridge...




Bence tam bir "Londra" fotoğrafı.


Londra Belediye Binası, soldaki Daft Punk kasklarından hallice olan bina :D



Füze gibi olan şu bina benim sanırım Londra'daki en sevdiğim modern bina, 30 St. Mary Axe.




   Köprünün üzerinden geçip Londra Büyük Şehir Belediyesi.... tamam tamam :D Londra Belediye Binasının ön taraflarında dolanıyoruz biraz. Thames Nehrinin yanı. Bu açıdan Tower Bridge çok daha güzel görünüyor. Uzun süre seyre dalıyoruz biz de...




   Ardından daha da geç olmadan, üstelik onca kuyruk bekleyişinin ardından oluşan yorgunluktan dolayı oyalanmadan devam ediyoruz.


Sağdaki Lord of The Rings İki Kule'yi anımsatan uzun sivri bina da The Shard. Kısa sürede ikonikleşmiş olan, şehrin önemli binalarından.


   Nehir boyunca yürüye yürüye çok büyüleyici başka bir önemli yapıya geliyoruz. St. Paul's Cathedral.



   O saatlerde biraz yağmur yağmaya başlamıştı. Millenium köprüsünden geçip katedrale gidecektik, gittik de. Fakat ben fotoğraf çekmeye daldığım için kızlar biraz uzakta kaldı. Tabi ayağımda spor ayakkabılarla yağmurun ıslattığı demir bir köprüde kızlara yetişmek için koşarken düşmek biraz kaçınılmaz oluyor ve şlaksss yerdeyim. Ben daha olayı idrak edemeden İngiliz bir kadın panikle yanıma geldi "İyi misiniz? Bir yerinize bir şey oldu mu? Diziniz acıyor mu?..." milyon tane soru sordu, yüzü o kadar üzgün görünüyordu ki ben kadına kıyamadım asıl :D Bu arada kadına iyiyim diyorum ama aklım kesinlikle onda değil aslında, kameramı yokluyorum bir yerine bir şey olmuş mu diye. Kıymetlimiss efendimiss :D Neyse ki ona da bir şey olmamış. Kadını iyi olduğuma ikna edince gidiyor :D Dizimde ufak bir sızıyla sonunda kızlara yetişip birlikte katedrale doğru yürüyoruz. Bu sırada başıma gelebilecek en kötü şey geliyor. Makinamın şarjı bitiyor!!! Teker teker gelin uleyn! Yağmur, düşüşüm, biten bataryam... Gerçi kulağa her ne kadar kötü gelse de aslında o kadar değil. Aslında bir yandan rahatlatıcı oldu benim için şarjımın bitmesi. Fotoğraf çekmekten ziyade tadını çıkardım anın. Bir daha düşmedim de, oldukça başarılıyım haha :D

   Son fotoğraflarım telefon çekimi o yüzden.



   Katedral kapalıydı o yüzden içine giremedik yalnızca dışarıdan temaşa edebildik. Yorgunluk zirve yapmıştı iyice ve yağmur dinmemişti, biz de katedralin yanında çok tatlış çok huzurlu bir kafede oturup dinlendik biraz.



   Bir şeyler içtik ve sonra oturdukça kalkmak daha da zorlaşacak dedik ve "bırakın bu kafede oturup yaşlanayım" diye ağlayan bedenlerimizle müthiş bir mücadele verip sonunda ayaklanabilmeyi başardık.

   Son durak ve bomba durak... Big Ben ve London Eye.




   Böylesine bir mekan için biraz kötü bir zamanlama oldu aslında. Son duraktı, yorgunluktan ölmüştük ve hava yağmurlu ve aşırı rüzgarlıydı, öyle ki titretmeden fotoğraf çekebilmek ciddi bir başarıydı. Yine de orda olmak güzeldi. Londra yağmuru yüzüme vururken Big Ben'i seyrettim bir müddet. Tüm o yorgunluğa rağmen yüzümde koca bir gülümseme vardı, şu an bu satırları yazarken bile yüzümde aynı ifade... :) :) :) ...

   Gecenin son etkinliği olarak ve İngiltere seyahatinin olmazsa olmaz ritüelini gerçekleştirmek için Bayswater civarındaki helal bir restoranda Fish&Chips yedim. İyi bir gezgin yerel lezzetleri asla es geçmemeli.




   Mekan ve sunum pek öyle ahım şahım değildi ama helal restoran bulmak çok da kolay olmuyor. Neyse sonuç olarak İngiltere'de Fish&Chips yapmadım da demem artık :) Bu da günün son etkinliğiydi. Sonrasında kendimizi otele zor attık ve ardından derin bir uyku...

   Londra'daki son günümüzün yazısı da hemen ardından gelecek beklemede kalın.
   O zamana dek her zamanki gibi
   Öpüldünüz...


Yorumlar

Popüler Yayınlar