İNGİLTERE KAZAN BİZ KEPÇE / LONDON



   MERHABA!!! 

   Bu zamana kadar size seslenişlerim aranısında en coşkulu "Merhaba" sanırım bu. Çünkü Londra'ya gidiyoruz... Şu an bu satırları yazarkenki mimiklerimi, heyecanımı görmenizi isterdim. O günleri zihnimde tekrar tekrar yaşadığım için aptal bir gülümseme istemsizce duruyor yüzümde :)

   En son biz Melek'le Manchester'dan trene atlamıştık siz orda kalmıştınız değil mi. Hadi devam o zaman...

   Marks&Spencer markasını bilenler vardır aranızda. Bilmeyenler için bir giyim mağazası. İngiltere menşeili. Biz burda (Türkiye) o markanın sadece giyim ayağını biliyoruz fakat İngiltere'de bir de M&S Simply Food adında gıda marketleri var. Çoğunlukla organik ürünler. Oradan kahvaltı için bir kase meyve aldım aşağıda fotoğrafta göreceksiniz. Bu arada kısa bir not ben tam bir meyve delisiyimdir. O yüzden İngiltere'de hemen hemen her yerde kase ile hazır meyve bulmak beni hem bir meyve sever olarak hem de yurtdışında her şeyi yiyemeyen bir Müslüman olarak mutlu etti. Meyvesiz bir günüm de geçmedi galiba orada :) Bir de trende okumak için benim asla vazgeçemediklerim arasında olan ev dekorasyon dergilerinden bir tane aldım. Bu derginin bir sayısını Türkiye'de sadece bir kez bulup almış ve çok sevmiştim fakat bir daha hiçbir yerde bulamayıp üzülmüş, teselliyi Home Art'ın kollarında bulmuştum :D sonra tabi görür görmez atladım üstüne aldım :D



   Masanın üstündeki objelerin daha fazla kritiğini yapmadan karşımızda oturan çifte geleyim artık :D Giyimlerinden, gözlüklerinden, ellerindeki gazeteden ve içtikleri sütlü çaydan kısacası her hallerinden emekli, tonton, İngiliz bir çift oldukları anlaşılıyordu :) Kadın çok güler yüzlüydü. Bu da beni biraz korkuttu hahahah. Çünkü laf atıp muhabbet açma olasılığı oldukça yüksek duruyordu. Biz trenin gidiş yönüne göre ters oturduğumuz için Melek midesi bulanmasın diye başka bi koltuğa geçti. Kaldım mı yalnız! Haydaa ben panik ben stres :D Göz temasından kaçındım ve kulaklıklarımı taktım kısacası diyalog ihtimalini sıfırlayarak kendimi sağlama aldım :D Fakat sonra bunun bir aptallık olduğunu, her zaman böyle fırsatları yakalayamayacağımı düşündüm içimden. 4 saatlik yolun 3.5 saati düşünmüşüm bunu haha:D Sonra cesaretimi topladım amcanın da masadan kalkmasını fırsat bilip kadınla konuşmaya başladım. Ne konuştuğumuzu anlatmadan evvel annemden bahsedeyim. Kendisi mutfakta yemek yapma ve sunma olayını çok çok ileri seviyelere yıllar öncesinden çıkarmış bir insandır. Yemeklerin lezzeti için 3 kere sunum için de bi 5 kere bayılırsınız... Üstadım benim :D e tabi hal böyle olunca bizim ev züccaciye dükkanlarına tokadı basar nitelikte. Ben de hazır İngiltere'ye gelmişken sunum için şöyle şık bir İngiliz porseleni alayım demiştim. İşte teyzeyle olan muhabbetimiz de tam bu konu etrafından şekilleniyor.
   "Anneme bir servis tabağı almak istiyorum nerden alabilirim?" diye akıl danışıyorum ama malesef o da tam bilmiyormuş. Aslında Londra'da oturmadıklarını, torunlarının doğum günü için oğlu ve gelininin evine gittiğinden bahsediyor. Kalacağınız otelin resepsiyonistlerinden biri eğer Londra'lı ise onların daha iyi bilebileceğini kendilerinin de genelde onlara sorduklarından filan bahsediyor. Biraz daha bu muhabbet dönüyor sonra nereden geldiğimi sorduğunda Türkiye deyince seviniyor. Ya ben niye böyle anlatıyorum yapıyor ediyor of sıkıldım :D Neyse iki üç yıl kadar evvel Antalya'ya gelmişler bi de kıyıları gezmişler, mavi tur tarzı bir şey yapmışlar. Rehberi çok sevmişler, ülkeyi sevmişler vb... Dedim İstanbul için muhakkak geri gelmeniz lazım :D O da istiyormuş. Gelin bakalım sizi çılgın, maceracı yaşlılar :D
  Vay arkadaş bir tren yolculuğunu bu kadar uzun anlatırsam bu yazı ne olur :D sıkılmayın ama lütfen yaa ben her bir detayı, her hissi paylaşmak istiyorum sizinle :)



   Dedeyi çaktırmadan çekeyim dedim sonra şüphelenince bi de yalandan selfie çektim ahahah :D

   Yol bitti ve indik Londra'ya.. İstikamet otel. Çetrefilli, uzun Londra metrolarında kendimi Melek'in rehberliğine bırakıyorum. Esra'nın bize Londra'da ulaşım için verdiği Oyster kartlarımıza para yüklüyoruz. Dil seçenekleri arasında Türkçe'yi görünce içim ısınıyor ehehe :D Sonra metrodan inip otele doğru yürüyoruz.

   Yolumuzun üstündeki güzel bir kafe.




   Oteli booking.com'dan ayarlamıştık. O yüzden sürpriz oldu bazı şeyler. Öncelikle otele kayıt esnasında yaşadık ilk sıkıntıyı. Melek'in kredi kartı yok benimki de abime aldığım telefon, lego (evet abime lego taşıdım bide, yokmuş Türkiye'de onun istedikleri -.-) şu bu derken limit doldu. Yanımızda nakit var sadece. Neyse check-in esnasında para alan otel görmek de varmış kaderde. Kadın para istiyor biz keş para veriyoruz yok olmaz diyor sadece. Ya niye olmaz al sana nakit para. Kredi kartıyla alıyoruz ödemeleri diyor başka bi şey demiyor. E diyoruz napıcaz bavulları bırakmak istiyoruz. Sonra müdür geldi, dedik akşam kartla ödeyebiliriz (Esra gelecek çünkü) öyle olunca bizden naktin bir kısmını kapora olarak alıp akşam geri vermek üzere yaptılar kaydımızı. Oda kartımızı ve sadece bir cihazın girebileceği wifi şifremizi aldık çıktık yukarı. Koridorlarda yurt havası. Dar, sevimsiz... Sonra odaya bir girdik şok şok şok! İki kişilik bir yatak, kenarlarında sadece yengeç gibi yürüyebileceğin lütfedilmiş az bi boşluk ve bir insanın zar zor sığabileceği bir tuvalet+banyo. Klostrofobi sahibi olmak için eşsiz bir yer! Allahtan tertemizdi. Temiz de olmasa direkt terk ederdim sanırım orayı. Neyse Melek'le biraz moralimiz bozuldu tabi ama yapacak bi şey yok. Sadece bir cihaz wifi kullanabileceği için yazı tura atıyoruz ve wifi şansımı da Melek'e  kaybediyorum. Kocaman kozmik bi şaka ve ben gülmüyorum! Neyse çok oyalanmadan sokağa atıyoruz kendimizi.

   Londra'nın meşhur caddesi, alışveriş cenneti, dünyaca ünlü markaların buluşma yeri Oxford Circus...






   Yukarıdaki binanın modeli bana Alman kasabalarını anımsatsa da İngiltere'nin klasik, tarihi mimari yapısı imiş kendileri...




   Siyah taksiler, kırmızı iki katlı otobüsler ve telefon kulübeleri ile "Burası UK!" diye bağırıyor her şey bize.

   Yürüyoruz, yürüyoruz, yürüyoruz... O kadar büyük bir yer ki burası tarif etmesi güç. Bir göbekten dört cadde uzanıyor, ana caddeler onlar fakat hem kendileri zaten inanılmaz uzun hem de paralellerindeki sokaklarda da en az ana caddedeki kadar hayat var. Gez gez bitmez yani, biz de her yerini gezemedik haliyle.

   Yürürken sevgili Jamie Oliver'cığımın ayak üstü yemek yemelik bi mekanına rastlıyorum yüzüm gülüyor :D Tanıyanlar bilir azıcıcıcıcık Jamie Oliver fanıyımdır da :D







   Sonraki durak M&M 









   Baya bi measi harcadık burada cidden. Melek ayrı bir tarafta ben ayrı bir tarafta kendimizden geçtik. Yalnız çok kalabalıktı o biraz bunalttı yer yer ama çikolatayla dolu bir mekan ne kadar kötü olabilir ki zaten bana söyleyin...




   M&M'den çıktık ve biyolojik bir ihtiyaç çok fena kendini belli etti; açlık... Açlıktan ölmek üzere Oxford Street'te  dolanırken karşımıza o çıktı. O tanıdık, buram buram memleket kokan mekan. Simit Sarayı ahaha :D Bir Simit Sarayı gördüğüme bu kadar sevineceğimi hayal bile edemezdim. Doğruca attık kendimizi içeri. Bütün müşteriler Türk'tü neredeyse ben de o gazla Tükçe sipariş vermeye kalktım bi an ama çalışanlar yabancıymış. Bildiğimiz simit çayı İngilizce sipariş etmek içimi burktu :P :D

   Karnımızı doyurup bi müddet Simit Sarayı'nın wifi'ını sömürdükten sonra Disney Store'a gittik.
Ben burda yaşıma göre haddinden biraz daha fazla coşmuş olabilirim :D Çıldırmışcasına tüm oyuncakları talan ede ede gezdim katları. Bu sırada Melek ne yaptı emin değilim ben kendimde değildim :D Sonra peluş oyuncaklar bölümünde ağzım kulaklarımda iken Melek'le buluştuk sonunda. Ben büyük bir dilemma içindeydim. Winnie mi Tigger mı haha :D Uzun bir değerlendirme sürecinin ardından Winnie'ye karar verdim ve aldım. Bu sırada Esra geldi Londra'ya, Disney Store'da buluştuk onunla da.

   Sıradaki hedef Manchester'da bulamadığım Kanken'i alışveriş cenneti olan Oxford Circus'ta bulabilmek. Kanken sırt çantaları son dönemlerde yine daha çok bulunabiliyo Türkiye'de ama geçen seneye kadar çok kısıtlı yerde çok az model vardı ben de o yüzden İngiltere'den alayım dedim. Özellikle mübarekler sanki Manchester'a sponsor olmuş gibi her dört kişiden ikisinin sırtında Kanken vardı biraz da ordan girdi kanıma. İçimdeki Kanken aşkını susturamadım daha fazla. Oxford Circus'ta ne kadar büyük mağaza varsa hepsini aradık Harrods'tan Selfridges'a gezmedğimiz mağaza kalmadı ama yine de bulamadık. O kadar arayışın ve bulamayışın ardından yaklaşık 3-4 ay kadar sonrasında abimin bana hediye olarak İngiltere'den Kanken alması da gerçekten ilginç oldu. Demek ki bazen deli deli aramak işe yaramıyo, vakti gelince o sana geliyo.

   Yeterince canımızın çıktığına kanaat getirdikten sonra Hyde Park'ın civarında organik bi kafede oturduk. Yine portakal suyu...





   Kafede bi müddet oturunca ne kadar tükendiğimizi iyice anladık. Bacaklarımı hissetmiyodum adeta. Kalkıp otele gitme fikri bile ürkünçtü. Sonunda kalkabilmeyi başardık ve metroyla otelimize döndük.





   Melek'le ortamıza Winnie'yi aldık ve deliksiz bi uyku çektik o yorgunlukla. Londra'daki ilk günümüz de böylece sona erdi. İlk günle beraber yazıya da bi son verelim bence. Gelecek yazıda, yeni bir Londra gününde görüşmek üzere.

  O zamana dek hoşçakalın
ve tabi ki her zaman olduğu gibi "öpüldünüz"...


Yorumlar

Popüler Yayınlar