İNGİLTERE KAZAN BİZ KEPÇE / LIVERPOOL


   Merhabalar vefalı dostlar. Neden vefalı dostlar diye açtım yazıyı diye sorarsanız, öyle saçma bi periyotta yazıyorum ki buraya, şu an bunu okuyan varsa vefalıdır demektir ya da yanlışlıkla açmış da olabilir biri haha :D bi dakika bi dakika yanlışlıkla açtıysan eğer kapatma eğlenceli bir yere geldin :D

   Bu arada ufak bir not, YouTube kanalı açtım :D İngiltere seyahatimden önce kanalımı aktif hale getirmiş olsaydım keşke İngiltere'den vloglar çekerdim, bu biraz içimde kaldı ama olsun.. Gezi videoları yapıyorum. İsterseniz oraya da bir uğrayabilirsiniz. Arama çubuğuna Beyza Sade yazmanız yeterli:)

   Peki en son nerede kalmıştık? ah evet İngiltere seyahatim. Yahu ben yaşadıklarımı unuttum ne yazacağım şimdi haha:D Gerçekten şaka maka 2-3 aya kadar İngiltere seyahatimin üzerinden 1 yıl geçmiş olacak. Bir dahaki gidişimin yazısıyla bir yazsaydım bari bu yazıyı da, beklerim kendimden. Tamam bu kadar serzeniş yeter sanırım.

   En son hatırlarsanız ani bir kararla Manchester'dan Liverpoola'a doğru kalkan trenden biz de almıştık birer koltuk. Sabah erken saatlerde bindik ve yaklaşık 1 (bir) saatin sonunda sorunsuz bir şekilde Liverpool'a vardık. Lime Street Tren Garındaki kalabalıklar arasına karıştık...



   Peron 9 ¾ değil, karşılama heyeti olarak Hagrid yok -kendisi başlı başına bir heyeti temsil edebilecek cüssededir- ama yine de çok sevdim burayı...

   Nereye gittiğimize dair hiçbir fikrimiz olmadan çıkışı arayıp buluyor ve kendimizi plansız bir Liverpool macerasının içine atıyoruz.



St. George's Hall Salonu (imiş :D)





   Gardan dışarı adımımızı atar atmaz birbirinden güzel binalar karşılıyor bizi ama neye baktığımıza dair en ufak bir fikrimiz yok :D Sadece hayran hayran bakıp "ya ne güzel bina bu.." "bu şehir çok iyimiş yaa" gibi oldukça sıradan ama içten cümleler kurabiliyoruz ancak. 

   Melek'in ayrı benim ayrı aklımızı alan bu küçük güzel şehirde amaçsızca yürüyoruz. Amaçsız dediysem o kadar da değil tabi. Efendim malumunuz dünyanın muhtemelen en tanınmış olan efsane İngiliz müzik grubu The Beatles'ın doğduğu şehirdir Liverpool. Biz de bu yüzden ilk çıktıkları mekanın sokaklarında yürümek ve Beatles müzesini gezmek istiyoruz. Şehrin başka bir özelliği de sahil şehri olması. Sahil dediysem öyle kum, güneş, plaj filan hayal etmeyin. Deniz ticareti yapılan sıkıcı sahillerden :P Zaten İngiltere'de güneşi kim kaybetmiş ki Liverpool bulsun :D aslında tam sahil de denemez. İrlanda denizine açılan Mersey Nehri'nin kenarına kurulu şehir. Fakat oldukça büyük bir nehir...

   Sahile doğru yürürken boydan boya şehri geçiyoruz, binaları, sokakları olabildiğince aklıma kazıyorum...






Liverpool Şehir Sarayı (yukarıda)




   Biraz şehirde dolandıktan sonra oturup bir kahve içelim biraz da bir şeyler atıştıralım diyip Cafe Nero'ya oturuyoruz. (tabi ki yanımızda getirdik yiyeceklerimizi de. Şefin spesiyali krem peynirli sandviç:P)




   Biraz dinlenip biraz da depoya yakıt gönderdikten sonra yeniden koyuluyoruz yola ve çok da zorlanmadan buluyoruz Beatles'ın ilk çıktıkları mekanın sokağını. Hoş duygu:) Aklımda takılmış plak gibi sürekli "Let it be" dönüyor.





   Çok küçük, nostaljik, tatlı da bir sahibi olan bir dükkana giriyoruz. Birer kupa alıp şimdilik onlarla idare ediyoruz. Bütçe planlaması önemli.. (diyip seyahatin sonunda çulsuz kaldım oraya sonra geleceğim ahahaha :D )




   Paul'un karton haliyle samimi fotoğraflarım var fakat gizli arşivlerde saklanıyor haha:D





   Bu sokağın sonunda sağda bir hediyelik eşyacı var bir daha gitmem büyük ihtimal haha:D Olay şu;
Melek'le mağazaya giriyoruz, ürünlere bakıyoruz kendi aramızda son derece 'Türkçe' konuşuyoruz. Her şey çok güzel. Biz mağazada gezerken sahibi olan yaşlı amca bize laf atıyor. Allah'ım bir de İngilizlere soğuk derler... Nerdeeee haha :D Seyahat boyunca ne kadar sıcakkanlı İngiliz varsa hepsi itinayla buldu bizi. Bundan yakınma sebebim de şu, İngilizce bilmiyor değilim fakat Türkiye'de okuyan her Türk gibi pratik imkanım olmadı hiç (kendi kendime konuşmak dışında :D) ve bu yüzden konuşurken aşırı derecede geriliyorum. O yüzden adam ne dese yes, yeah diye diye ve tebessümle geçiştirmeye çalışıyoruz ama amca soru sormatan asla vazgeçmiyor. Ben sürekli yes diyince o da bana 'hep yes diye mi cevap vericeksin' dedi güldü. YES AMCA YES. Allah'ım yaa haha :D öyle söyleyince ben gülüyorum tabi ortamda bir şirinlik mirinlik var amca bize takılıyor ama siz onu gelin de benim yüreğime sorun. Ayaküstü 3 kalp krizi geçirdim hahaha :D Öyle işte.. :D

   Yürüyor, yürüyor ve yürüyoruz..



   Aşağıda gördüğünüz Albert Dok. Şu an dok olarak değil sadece turistik amaçlı kullanılıyor.





Fasülye şekerlerden tek tek yapılmış Beatles





   Bu yukarıda gördüğünüz garip şey de Go SuperLambanana. Anladığım kadarıyla 1998 yılında art exhibition olarak Liverpool sokaklarına konumlandırılmış ve o günden bu yana şehrin sembolü haline gelmiş. Galiba. Sanırım. Bilmiyorum haha:D




   Buyrun The Beatles Story Exhibition'a bi bakalım beraber..

(Yine net hatırlamamakla beraber -malum hatrı sayılır bir süre geçti üstünden- kişi başı bilet 15 pound diye anımsıyorum. Üç aşağı beş yukarı bu fiyat, bence makul. Bazı şeyler yapılmadan dönülmez, öyle zamanlarda dörtle çarpmamak lazım fiyatı)









Abbey Road'daki iconic fotoğrafları




Yavrum değer miydi be perişan ettiniz kendinizi haha:D




Özel uçaklarının koltukları




Lennon severleri buraya alalım:D





   Hadi çıkıyoruz artık.. O değil de hala müze çıkışındaki shoptan plak almadığıma pişmanım -.-

   Buradan çıkıyoruz ama bilet fiyatına dahil olan 5D bi gösteri daha var fakat ayrı bi binada, oraya doğru gidiyoruz.




Mersey Nehri








   Son derece gereksiz kısa filmimizden sonra çıkıyoruz. Manchester Liverpool arası mesafe kısa olduğu ve Liverpool da küçük bir şehir olduğu için günübirlik bir seyahatti bu o yüzden dönüş yolunu tutuyoruz. Tabi ben aşık olduğum binaları 3267382380143 farklı açıdan çekmekten yürüyebilirsem. Melek beni iyi bıçaklamadı ama aklından geçtiğine adım gibi eminim hahahah:D






   Boşuna aşık olmamışım binalara. Sahilde yan yana duran bu binalara Three Graces yani Üç Zerafetler deniyormuş ve koruma altındalar. Korunsunlar da.. Yakından görmelisiniz öyle muazzam öyle estetik ki...

   Artık dönüş vakti... Geldiğimiz yolları aynı şekilde geri dönüyoruz. Aynı caddeler olsalar dahi akşam bambaşka görünüyor her şey gözüme, daha büyüleyici...










   Yorgunluktan ölmüş bir biçimde kendimizi trene atıyoruz. Manchester'a döndüğümüz an içimizde bir rahatlama "evimmm" :D İki nedeni var 1- sokakları talan ettik artık aşinayız her yere 2- Esramız orda tabi ki :)

   Eve atıyoruz kendimizi. Canımız çıkmış... Kızlar dizi izliyor ben ise tren garının yanında bulduğum "helal noodle"cıdan aldığım noodle ile mutluyum :D




   Sonra iyi bir uyku çekip sabah bavullarımızı alıp maceranın esas durağına gitmek üzere yola çıkıyoruz. LONRA...




   Gara varmadan evvel sokakta bi gıda pazarı görüyoruz. Cupcakeleri gördükçe mutlulukla acı arası bir his yaşıyorum. Helal haram mevzuları yüzünden öyle ne bulsan ye durumu olmuyor tabi. Boynu bükük geçiyorum yanlarından..





   Vee işte trene bindik sonunda, bekle bizi Londraaa... 




   O zaman Londra yazısında görüşmek üzere...
   Şimdilik hepiniz hoşçakalın
   ve tabi ki her zaman olduğu gibi öpüldünüz.. :)


Yorumlar

Popüler Yayınlar